26 Sep Belgrad 500 Yıl Sonra – Süha Umar
Türkiye’de yaşayanların okuması gereken bir anı kitabı. Malum partinin izlediği politikalar, devlet geleneğinden neleri mahvettikleri, “ya bizden ya düşman” mantığını ve her işe ama her işe kendi adamlarını sokma çabasını bu kitapta çok daha iyi anlarsınız. Sırbistan içinde yapılacak bir otoyol için bile “neden önceden söylemediniz, bizim çocuklara verirdik” diyebilen insanların bu ülkede nerelere kadar ulaştığını görürsünüz. Cehaletin, liyakatsizliğin ve siyasal sadakatin; yüzyıllar içinde oluşmuş bir devlet geleneğini nasıl aşındırabildiğini daha net fark edersiniz.
Ama Belgrad 500 Yıl Sonra yalnızca bunun için okunacak bir kitap değil.
Süha Umar’ın anlattıkları her şeyden önce bir diplomatın dünyaya nasıl baktığını gösteriyor. Bir ülkeyi tanımak, yalnızca resmî görüşmeler yapmak ya da protokol masalarında bulunmak değil; o ülkenin tarihini, insanlarını, toplumsal hafızasını, korkularını ve beklentilerini anlamaya çalışmak demek. Kitabın en değerli taraflarından biri de tam olarak bu.
Belgrad’da görev yaptığı yılları anlatırken Süha Umar yalnızca yaşadıklarını aktarmıyor; Yugoslavya’nın dağılmasının ardından oluşan siyasi ortamı, Türkiye-Sırbistan ilişkilerini, Balkanların tarihsel yükünü ve diplomasinin gündelik işleyişini içeriden gösteriyor. Büyük siyasetin gazetelerde gördüğümüz kadar basit olmadığını, devletler arasındaki ilişkilerin çoğu zaman yıllar boyunca oluşturulan güvene, kişisel ilişkilere ve kurumsal hafızaya dayandığını hatırlatıyor.
Bu nedenle kitap boyunca insanın aklına sürekli aynı kavram geliyor: devlet ciddiyeti.
Diplomasi, dışarıdan bakıldığında kimi zaman yalnızca resepsiyonlardan, toplantılardan ve resmî açıklamalardan oluşan bir dünya gibi görünebilir. Oysa Süha Umar’ın anlattığı diplomasi bunun tam tersine son derece ayrıntılı bir hazırlık, bilgi birikimi, dikkat ve temsil sorumluluğu gerektiriyor. Bir büyükelçinin yaptığı küçük bir hata yalnızca kendisini değil, temsil ettiği ülkeyi de etkileyebiliyor.
Tam da bu noktada liyakat meselesinin neden bu kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor.
Devlet kurumlarını yalnızca siyasi iktidarın uzantısı olarak görmeye başladığınızda, yıllar içinde oluşmuş mesleki bilgi ve gelenek de değersizleşmeye başlıyor. Uzmanlığın yerine sadakat, deneyimin yerine yakınlık, kurumsal hafızanın yerine kişisel ilişkiler geçtiğinde bunun sonuçları yalnızca bürokraside görülmüyor; ülkenin dışarıdaki itibarı ve hareket kabiliyeti de bundan etkileniyor.
Süha Umar’ın anılarında beni en fazla etkileyen şeylerden biri, eski kuşak diplomatlarda görülen bu meslek bilinci oldu. Katılmadıkları siyasi kararlar olabilir, görev yaptıkları hükümetlerle fikir ayrılıkları yaşayabilirler; fakat kendilerini bir partinin değil, devletin temsilcisi olarak görüyorlar.
Bugün yeniden düşünmemiz gereken şeylerden biri belki de tam olarak bu ayrım.
Devlet ile hükümet aynı şey değildir. Hükümetler seçimlerle gelir ve gider; devlet kurumları ise kuşaklar boyunca biriken bilgi ve deneyimi taşır. Sağlıklı bir demokraside bürokrasinin görevi iktidarın siyasi kadrosu haline gelmek değil, kamu yararı doğrultusunda uzmanlığını sürdürmektir.
Belgrad 500 Yıl Sonra bu nedenle benim için yalnızca Belgrad’da görev yapmış bir diplomatın anıları olmadı. Aynı zamanda Türkiye’nin bir dönem sahip olduğu bürokrasi ve diplomasi kültürünü görmenin, bugün geldiğimiz noktayı onunla karşılaştırmanın da bir yolu oldu.
Balkanlar, diplomasi ve yakın dönem Türkiye tarihiyle ilgilenenler zaten çok şey bulacaktır. Fakat kitabı asıl değerli yapan, bütün bunların arkasında sürekli hissedilen liyakat, kurumsallık ve devlet geleneği meselesi.
Bazen bir ülkenin ne kaybettiğini anlamanın en iyi yolu, bir zamanlar nasıl çalıştığını görmekten geçiyor.
Belgrad 500 Yıl Sonra tam da bunu yapan kitaplardan biri.
İyi okumalar.


Yorum yok