Sefiller – Victor Hugo

20 Şub Sefiller – Victor Hugo

Hepimizin duyduğu, konusunu az çok kısaltılmış versiyonlardan bildiği, insanların az çok fikir yürütebildiği Sefiller kitabını, eksiksiz, tam metin çevirisini okudum. Volkan Yalçıntoklu’nun sürükleyiciliğini kaybetmeden yazdığı çevirisi ile Sefiller, beklediğimden çok daha güzel bir okuma ile bitti. Aklımda kalanlarla bir kaç gün düşünmek, yaratılan dünyayı zihnimden çıkarmadan durmak istiyorum.

Sefiller gibi bir kitabın yorum yazısını yazmak takdir edersiniz ki oldukça zor. Kitabın uzun olması ya da bilinen bir klasik olması değil bu zorluk. Bu zorluk kitabın içinde sadece bir kaç hikayesi olan karakterlerin yer almaması. Kitabın için geçtiği dönemin koca bir tarihinin yer alması. İşte bu yüzden bu kitabın yorumlanması ya da hakkında yazı yazılması bir kaç paragraflık bir iş değil. Özet vererek anlatılacak bir durum hiç değil. Çünkü Sefiller kitap içinde kitap, dünya içinde dünya zaman içinde zaman gibi bir eser.

Kitabı başlangıcından itibaren üstünkörü denilen şekilde yüzeysel bir anlatım gerçekleştirip, sonrasında nelerin beni etkilediğini yazacağım. Sanıyorum bu kadarı da yeterli olur. Okuduğum versiyon, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından hazırlanmış olan Hasan Ali Yücel Klasikleri dizisinde yer alan iki ciltlik Volkan Yalçıntoklu çevirisi olan versiyon. Sekizyüzaltmışar sayfalık iki ciltten oluşan kitap, binyediyüz küsür sayfadan oluşuyor. Fakat hemen baştan söylemek isterim bu sizi kesinlikle vazgeçirmesin. Kitap sürükleyici bir kitap ve nasıl bu kadar çok okudum ben diyeceğiniz bir kitap. Belli yerlerde bir oturuşta 250-300 sayfa okumanız işten bile değil. Bu nedenle kitaba sayfa sayısına göre bakmamanızı tavsiye ederim. Genelde bu tip kalın klasiklere zaman ayırmak insanları biraz ürkütüyor. Fakat inanın durum hiç sandığınız gibi değil. Başlamanız ile nasıl bittiğiniz anlamamanız bir oluyor.

“Hayvanlar aleminde güvercin olmak üzere doğmuş bir yaratık asla akkuyruklu kartala dönüşmez. Bu durum sadece insanlar için geçerlidir.”

Kitap ilk olarak bize bir piskoposun hikayesini anlatıyor. Bu piskopos fazlasıyla iyi bir insan ve bu iyiliği nedeni ile çevresinde büyük bir saygı görüyor. Haliyle din ile birlikte yaşıyor ve dinin getirdiği tüm kuralları eksiksiz uyguluyor. Yakın çevresi de dahil olmak üzere kim ne derse desin o bu doğrulardan asla ama asla ayrılmıyor. Piskoposun hikayesini okurken aynı zamanda karakterler ile ilgili detaylı bilgilere de sahip oluyoruz. Tabi çevreyi de tanıyoruz. Kitabın geçtiği yıllarda (1815) Fransa’da yaşananları bazı bölümlerde tarih kitabı okur gibi okuruz. Victor Hugo bu kısımlarda okuyucuya sadece karakterlerin değil, aynı zamanda Fransa’nın ne durumda olduğunu, toplumun ne gibi bir süreçten geçtiğini de anlatır. Bu anlatımı yaparken herhangi bir kayırma ya da objektif bakış açısından uzaklaşma yapmaz.

Piskoposumuzu tanıdıktan sonra sıradaki karakterimizi anlatmaya başlar Victor Hugo; Jean Valjean! Eski bir kürek mahkumu olan Jean Valjean, bir hana girer ve bu handa istenmez kovulur. İşte bu şekilde başlar onun istenmeme öyküsü. Bir kaç kere daha dener şansını ama hiçbir yer onu kabul etmez. Çünkü o dönemde eski ya da yeni bir mahkum olman hiç bir şeyi değiştirmez. Mahkum mahkumdur ve toplumda asla bir yeri yoktur. İnsanların arasında olamaz, onlarla beraber yemek yiyemez, onlarla beraber uyuyamaz. İşlediği suç her ne olursa olsun o artık bir mahkumdur ve asla topluma dönemez. Kendi sefil dünyasının karanlığında, acılar içinde yok olmaya mahkum bir pisliktir artık. Ne yemeği, ne yatacak yeri vardır. O artık bir insan değil, bir hiçbir şeydir.

Jean Valjean vazgeçmeden uğraşır fakat bir süre sonra pes etmek zorunda kalır. Bir banka yığılır kalır. Bir kadın ona acır ve neden burada yattığını sorar. Aldığı cevabı duyunca ona piskoposun evinin kapısını gösterir. Çünkü ona açılacak olan tek kapı o kapıdır. Jean Valjean kapıyı çalar ve bu kez kapı yüzüne kapanmaz. Sıcak bir ev, yiyebileceği yemekler ve yatabileceği bir odası vardır artık. Fakat şeytan onu orada da bulur ve içine girer. Yemekte gördüğü gümüş çatal bıçakları, gümüş şamdanları hepsini kafasına kazımıştır artık. Onların ne kadar çok para edeceğini de bilir. Yapması gereken tek şey alıp gitmektir. Ama ona yapılan iyilik? Piskoposa bunu nasıl yapar? İnsan doğası ilk seferinde asla görememiştir iyiliği. Jean Valjean ise iyilik görmeden bir ömür geçirmiştir. Onun için iyilik denen şey olsa olsa bir çıkardan dolayı yapılan bir kötülükten ibarettir.

“Yuvarlanan bir yürek yokuşta duramaz.”

Her basit insan gibi basit hatasını yapar. Gümüşleri alır ve kaçar o iyilik yuvasından. Ama çok uzağa gidemez yakalanır. Yakalandığında yanında bulunanlar yüzünden geri getirilir piskoposa ama piskopos onu asla yarı yolda bırakmaz. Neden diğerlerini de almadınzı diye sorar. İşte büyük bir erdem işte büyük bir iyilik. Bir insanı o an kazanır piskopos. Ama bunu ne polisler anlar o an ne de Jean Valjean. Aradan zaman geçmelidir ve bu zaman hızla geçer. Jean Valjean için artık hayat eskisinden çok daha farkldır. Bambaşka bir hayat artık onunla devam etmektedir.

Burdan sonrası için özet geçmek yerine ara ara konulara değinmek istiyorum. Beni en çok etkileyen ve okurken nefretimi kazanan karakterlerden biri Mösyö Thénardier oldu. Kötülüğün ete kemiğe büründüğü bir yaratık olan Mösyö Thénardier’ı okurken sinirlerimin harekete geçtiğini hissettim. Kötü bir insanın ne kadar kötü olabileceğini hayal etmek az biraz vardır hepimizde. Yani neler yapılabilir biliriz öyle değil mi? Örneğin kötü adam da olsa kendi çocuğuna zarar vermez, onu korur öyle değil mi? Eşine zarar gelmemesi için elinden geleni yapar mesela. İşte bu meziyetlerin hiç biri Thénardier için geçerli değil. Onun için her canlı bir çıkar kaynağı, her yaratık onun için soyulabilir, öldürülebilir bir şey. Kötülüğün bu kadar başkalaşmış bir formunu görünce ister istemez şaşkınlıkla karışık bir iğrenme ve sinirlenme hali sarıyor içinizi.

Sonralar sonraları kovalıyor ve Fransız Devrimi sesini yükseltmeye başlıyor. Önceleri cılız çıkıyor sesler ama sonradan gürleşiyor. Jean Valjean’ın ayağına bir kadar gelen birçok fırsat vicdanının ve iyiliğinin pençesinde biraz sevaba dönüşüyor. Bunu bir kez değil on kez bile yapsa vazgeçmiyor. Artık o her daim iyi bir insan olarak yaşamını sürüyor. Cosette onun için bir güneş, asla ama asla solmaması gereken.

“Kafesine destek olan tek kuş ruhtur.”

Jean Valjean sakin bir hayatı hak etse de o hayatı yaşayamayacak kadar kadersiz bir insandır. Bu hayatın mutlaka engebeli olması, onu her zaman zorlaması gerekmektedir. Bunu layığı ile yapabilmesi için hayata destek olan yardımcılar vardır. İşte onlardan en büyüğü olan, kanunun sesi Javert yine karşısına çıkar Jean Valjean’ın. Aslına bakarsanız hiçbir zaman çekilmemiştir karşısından. Sadece güneş batmış, karanlıkta JAvert görünmemiştir. Ama bu ez Jean Valjean’in ellerindedir Javert’in hayatı. Her şey parmakların ucundadır. Ama korkmaz buna rağmen Javert. Hayata okuduğu meydanın aynısını ölüme de okur. Çekilmez hiçbir zaman içinde olan sonsuz adalet aşkının gölgesinden. Durmadan devam eder o kutsal yoluna.

“Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç.”

Bu kez farklı bir hal farklı bir efendi ile tanışır Javert. Bir kürek mahkumunun affedişi ve ona özgürlüğünü sunması ile. Ne gibi bir tepki vereceğini bilemez. Çünkü ilk kez görür merhameti bir insanın gözlerinde…

Bundan sonrasını da yazmak istiyorum fakat kitabı bu şekilde özetleyerek yazmak istemiyorum artık…

Sefiller’in 2012 yapımı bir film uyarlaması var bilmeyenler için yazmak istedim. Les Misérables yani orijinal adı ile yapılmış olan filmini kitaptan sonra mutlaka izlemelisiniz. Oyuncu kadrosunu yazarsam eminim neden böyle dediğimi anlarsınız. Hugh Jackman (Jean Valjean), Russell Crowe (Javert), Anne Hathaway (Fantine), Amanda Seyfried (Cosette), Sacha Baron Cohen (Thénardier), Helena Bonham Carter (Madame Thénardier), Eddie Redmayne (Marius).

Tabi filminde kitabı ile aynı etkiyi almak oldukça zor. Gerek kurgu derinliği, gerek karakter derinliği filmde yeterli değil. Kitabını okuduktan sonra filmine başladığınızda bunu çok net görebiliyorsunuz. Bazı bölümlerde çok hızlı geçişler var. Örneğin Marius’un Cosette ile karşılaşmaları ve sonrasında defalarca kez göz göze geldikten sonra harekete geçmeleri, Jean ValJean’ın piskopos ile olan diyalogları ve en önemlisi oraya gelene kadar yaşadıkları oldukça hızlı geçiyor. Tabi sinemada kitapta yaşatılan bir dünya aramak anlamlı değil fakat hızlı ilerlenmiş birçok olayda, konunun birçok detayı ve derinliği kayboluyor.

Filmin müzikal olması ve diyalogların bu şekilde ilerlemesi filmi biraz daha zor bir duruma getiriyor. Aynı zamanda farklı bir anlatım, farklı bir doku da sunuyor fakat yine kurguyu tiyatral bir havaya sokarak daha yüzeysel işlenmesine neden oluyor gibi geldi bana.

“Gübreler ilkbaharın gülleri hazırlamasına ilk kez mi yardım ediyordu?”

Kitaba geri dönecek olursam, söyleyeceğim tek bir şey var o da bu eser mutlaka okunmalı. Nedenleri tek tek sıralamak yerine belli başlı bir kaç nokta üzerinde durmak isterim. Öncelikle kitabın en önemli karakterinin yaşadığı ikilimler ve vicdanının boğazına yapışması, günümüz insanının defalarca kez ihtiyaç duyduğu, fakat bir kez olsun bile yapmadığı bir erdemdir. Her gün çevremizde gördüğümüz hoşgörüsünüz, saygıdan ve sevgiden yoksun binlerce insanın temel sorunlarının, bir bedende nasıl çözüme gidebileceğini göstermesi ve bunu derinden öğretmesi açısından bile takdiri hak ediyor. Elbette sadece bu değil nedenler ama belki en önemli belki en ihtiyaç duyulan erdemlerden biri bu.

Aynı zamanda hayata bir anlam katmasını ararız çoğu kez. O anlam bazen bir hedef bazen bir insan olur. Hatta bazen bir hayvan ya da bitki olur. Her halükarda bu anlamdan sevgi fışkırtırız içimize doğru. Kendimizi ve o anlamı iyi hissettirmek için. Çoğu kez başarılı oluruz bu konuda. Fakat bir gün gelir o anlamın da bir anlamı olur bu hayatta. İşte o zaman yıkılır, bir günde bir ay yaşlanabiliriz. Bu iyi midir doğru mudur bilinmez ama bu her zaman böyledir. Değişmeyen tek bir gerçek olarak içimizin gökyüzünde bize bakar.

“Sanki yolunu şaşıran bir güneş ışığı aniden gecenin ortasından geçmişti.”

İşte Victor Hugo’nun dediği gibi olur bir anda tüm yaşananlar. Bir anlık ışık gibi hissederiz artık olup biteni. Ölümün, yaşamın içinde yaşandığı bir andır artık bu an…

İnanın yazacak çok şey var daha fakat bu yazı uzadıkça, yazının okunma olasılığının da azaldığını hissediyorum. Sizlere az biraz olsa bu eseri okumaya teşvik eden bir yazı hazırlamak istiyordum diğer tüm yazılarımda olduğu gibi, umuyorum bu yazı bu amaca hizmet etmiştir.

İyi okumalar.

Kitap adı: Sefiller
Orijinal adı: Les Misérables
Yazar: Victor Hugo
Çeviri: Volkan Yalçıntoklu
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları / Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi
Sayfa: 1750
Baskı: 2015
Tür: Roman

Sefiller – Victor Hugo

Arka kapak;

Victor Hugo (1802-1885): Fransız edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük yazarlarındandır. Şiirleri, oyunları ve romanları ile tanınır. Romantizm akımının Fransa’daki temsilcisidir. Edebiyat alanındaki devasa başarılarının yanında politik hayatta da etkin bir rol üstlendi, bu nedenle sürgün cezasına çarptırıldı, cezasını tamamlamasına rağmen İmparatorluk yıkılana dek Fransa’ya dönmedi. İlk kez 1862 yılında yayımlanan Sefiller yazarın Notre-Dame’ın Kamburu ile “din”, Deniz İşçileri ile “doğa” konularını işlediği roman üçlemesinin “toplum”u ele alan, en görkemli ayağıdır. Bu destansı roman Fransız toplumundan yola çıkarak, kozmolojik bir bakış ve eşsiz bir duyarlılıkla insanlığa ulaşır. Fantine’in, Cosette’in, Marius’ün, Saint-Denis Sokağı barikatlarının, Paris’in, Javert’in ve Jean Valjean’ın sefaletten sevgiye, felaketten iyiliğe ve karanlıktan aydınlığa uzanan hikâyeleri Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi’nin 250. kitabında okurlarla buluşuyor.

Metin Yılmaz
metin@metinyilmaz.com.tr

İzmir doğumlu, uluslararası ilişkiler mezunu. Eğitmenlik ve web tasarım ve yazılım işleri yapar. Seyahati sever, okumayı sever. İstanbul'da yaşar, Ege'yi özler.

1Comment
  • Bu Ay Okuduklarım - Şubat 2017 - Metinden Notlar
    Posted at 08:04h, 04 Mart Cevapla

    […] Sefiller – Victor Hugo Bu ayın dikkat çekenlerine daha doğrusu benim için iyi ki okumuşum, size de tavsiye ediyorum dediklerime geçiyorum. Öncelikle Sefiller kesinlikle ama kesinlikle okunması gereken mükemmel bir eser. Kısaltılmış versiyonlarını falan boş verin ve sakın bulaşmayın. İş Bankası Kültür Yayınları’nın Volkan Yalçıntoklu çevirisi mükemmel tavsiye ederim. Biraz kalın gibi gelebilir 1760 sayfa fakat inanın su içer gibi okunuyor. Özellikle bazı yerlerinde bir kaç saat içinde 250-300 sayfa arasında okudum ve elimden bırakamadım. O kadar akıcı bir anlatıma sahip. Çevirinin mükemmelliği tartışılmaz. Sefiller hakkında yazdığım yazıyı görmek için lütfen bu linke tıklayınız. […]

Yorum yazın

Send this to a friend