Üç Büyük Usta – Stefan Zweig

08 Kas Üç Büyük Usta – Stefan Zweig

Üç Büyük Usta ile bir ilk daha gerçekleşti. Elbette Stefan Zweig’in kalemi, Nafer Ermiş’in çevirisi ile. Biyografi kitapları okumayı sevmezdim. Ama dedim ya bir ilk oldu diye artık seviyorum. Stefan Zweig yazmışsa zaten o kitap elden bırakılmıyor biliyorum ama biyografi kitabı ile bunu sağlayabileceğini inanın bilmiyordum. Bir kez daha hayran kaldım büyük ustaya. Bir kez daha ah dedim. Ah ne acelen vardı, biraz daha bekleyemezmiydin canınına, canınıza kıymak için.

Üç Büyük Usta, Stefan Zweig’in Balzac, Dickens, Dostoyevski’den bahsettiği eseri. İlk olarak Balzac ile başlıyor. Çok uzun sürmeden Balzac’ı tanımakla kalmıyor, sanki karşınızda olsa tüm detayları ile karakterini görecekmişsiniz gibi biliyorsunuz Balzac’ı. Sonrasında Dickens geliyor. Dickens konusunda önceden bir düşüncem, fikrim vardı. Hepsinin ne kadar doğru olduğunu görüyorum. Ne çok sevdiğim ne de sevmediğim yazarlar arasındaydı, yeri değişmedi. Balzac’da durum farklı tabi Balzac her daim hayranlığımı kazanmış bir ustaydı. Çeviri sorunları yüzünden neyi, nasıl demek istediğini anlamıyordum. Ama Türkiye İş Bankası Yayınları yetişti imdadımıza ve bize Balzac eserlerini, en iyi çevirilerle sunmaya başladı.

Dickens’dan sonra bir usta geliyor ki kitabın üçte ikisinden fazlası ona ayrılmış. O usta Dostoyevski. Söylenebileceklerin kelimelere dökülmesini zorlaştıran yegane usta yazar. Her kitabında tadını kanınıza akıtan bir yazar. İliklerinizde verilen her ne ise onu hissettiğiniz yazar. Yeri geldiğinde acı yeri geldiğinde hüzün yeri geldiğinde nefret ama her zaman hayatın en gerçeği, en olması gerektiği gibi olanı, en serti geçiyor size. Tam düşündüğüm gibi aktarıyor büyük usta Dostoyevski’yi bize Zweig. Birkaç şey daha öğreniyorum tabi. Bu öğrendiklerime hem şaşırıyorum hem de kusur bulmuş bir fırsatçı gibi seviniyorum. Onun da insani kusurları varmış diyorum. O da ben gibi insanmış diyorum. Ama çok farklı mertebede çok farklı bir anlatımdaymış.

Kitabın en sevdiğim yerlerinden bir kaç alıntı yazmak istiyorum;

Tam düşündüğüm gibi diyebilir bu satırları okuyan her insan. Herşeyin basitleştirilmiş bir bayatlıkta olduğunu anlamak için alim ya da çok zeki olmadığı bir dünyadayız aslında. Hala neyin peşinde olduğumuzu çözebilmiş değilim. Hangi ırk, hangi din, hangi dil, hangi renk, hangi politika? Bunlar ne? Ya da bunlar neden? Daha fazla mide bulantısından başka bir şey değil asla!

“Fransızlar – burunları havada züppeler, Almanlar – sucuk üretmekten başka bir şey bilmeyen düşük bir halk, İngilizler – akıl hırdavatçıları, yahudiler – kokuşmuş kibirliler. Katoliklik – bir
şeytan öğretisi, İsa’yla alay etme, Protestanlık – mantıklı bir devlet dini, hepsi de tek hakiki Tanrı inancının, Rus Kilisesi’nin karikatürleri. Papa – Papalık tacı altındaki şeytan, şehirlerimiz
– Babil, kıyametin o büyük fahişesi, bilimimiz – kibirli bir yanılgı, demokrasi – yumuşak beyinlerin ince çatlakları, devrim – delilerin dağınık alçaklığı, pasifizim – kocakarı lafları.”

En duygulandıran satırlar ise buradakiler oldu. Düşünsenize çok yakın bir mesafede bu iki dev beyin, iki büyük usta. Ama yan yana bile geçseler birbirlerini tanımadılar. Asla bilemediler birbirlerini. Yaşadılar ve yok oldular. Hepimizin bir gün olacağı gibi..

“Bir saatlik mesafede, Naumburg’da, onu anlayabilecek tek kişi olan Nietzsche yaşıyordu, Richard Wagner, Hebbel, Flaubert, Gottfried Keller, yani bütün çağdaşları oradaydı, ama onlardan hiç haberi yoktu, onların da ondan. Büyük ve tehlikeli bir hayvan gibi, yırtık pırtık elbiseler içinde, çalıştığı mağaradan ürkek ürkek sokaklara süzülür, her zaman aynı yolu kullanır, Dresden’de, Genf’de, Paris’te: Sadece Rusça gazeteleri okuyabilmek için bir kafeye, bir kulübe gider. Rusya’yı, vatanını, Kiril alfabesinin çıplak harflerini, anadilinin kısa süreli soluğunu hissetmek ister. Bazen galerilere gider, sanat aşkından değildir bu (hayatı boyunca, resimlere saldıran Bizanslı barbar olarak kalmıştır), sadece ısınmak içindir. Çevresindeki insanlar hakkında hiçbir şey bilmez, sadece onlardan nefret eder; Rus olmadıkları için Almanya’daki Almanlardan, Fransa’daki Fransızlardan nefret eder. Kalbi Rusya’yı dinlemektedir, sadece bedeni bu yabancı dünyada bir yabancı olarak, adeta bitkisel bir hayat sürmektedir. Hiçbir Alman, Fransız ya da İtalyan yazarı onunla konuştuğunu, ona rastladığını hatırlamaz.”

Yine çok sevdiğim paragraflardan biri. O kadar güzel anlatmış ki Zweig, hayran kalmamak elde değil.
“İçkili mekânlarda sarhoşlar Tanrı’nın Saltanatı’nın başlayacağı zamanların uzak olmadığını müjdelerler; aziz Alyoşa kucağında bir orospu otururken en derin efsaneleri anlatır, genelevlerde ve kumarhanelerde iyilik ve müjde havarileri dolaşır. Katilin bütün insanlığın acısı önünde eğildiği sahne, Suç ve Ceza’nın en yüce sahnesi kekeme terzi Kapernaumov’un evinde kalan bir orospunun odasında geçer.”

İnanç ve inançsızlık, inanmak ya da inanmamak. Ne kadar önemli değil mi dünyamızda? Sırf bu yüzden hayatlarından olanlardan tutunda, hakları elinden alınan, aptal gibi kullanılanlar ya da kutsal bir görev yaptıklarına inandırılanlar. Her birinin, ne kadar yüce olduğu konuşulan sahtekarlar. Dostoyevski bu konuda düşüncesini şöyle dile getirmiş;

“Sibirya’dan bir kadına şöyle yazıyor: “Size kendim hakkında şunu söylemek istiyorum ki, ben bu zamanın çocuğu değilim, inançsızlığın ve şüphenin çocuğuyum ben ve muhtemelen, hatta bundan eminim, hayatımın sonuna kadar böyle kalacağım, inanca olan özlemim bana ne kadar ıstırap verdi ve hâlâ vermekte, ki ben inancın aleyhine ne kadar çok kanıt bulursam özlemim de o oranda artıyor.” Hiçbir zaman bundan daha net söylememiştir: İnançsızlık içinde inancın hasretini çekiyor. İşte burada Dostoyevski’nin değerler konusunda yaptığı o yüce değişimlerden biri var: İnanmadığı ve inançsızlığın ıstırabını da bildiği için, kendi sözleriyle, bu acıyı kendisi için sevdiğinden ve başkalarına karşı merhamet duyduğundan – işte bu nedenle insanlara kendi inanmadığı Tanrı’ya inanmalarını vaaz ediyor. Kendisi Tanrı ıstırabı çekerken Tanrı mutluluğuna erişmiş bir insanlık istiyor, inançsızlığın acısı içinde mutlu inananlar istiyor. İnançsızlığının çarmıhına çivilenmiş, halka Ortodoksluğu telkin ediyor, kendi idrakine tecavüz ediyor, çünkü onun parçaladığını ve yaktığını biliyor ve insanları mutlu edecek yalanı, kesin ve körü körüne bir köylü inancını vaaz ediyor. Kendisi “bir hardal tanesi kadar inanmadığı” halde, Tanrı’ya başkaldırmış olduğu halde ve bizzat gururla, “ateizmi Avrupa’da hiç kimsenin bu kadar güçlü ifade edemediğini” söylediği halde insanlardan papazlığa itaat etmelerini talep ediyor. İnsanları hiç kimsenin olmadığı kadar kendi teninde hissettiği Tanrı ıstırabından koruyabilmek için Tanrı sevgisini telkin ediyor. Çünkü biliyor ki: ‘Sallantıda olmak, inancın tedirginliği – bu vicdanı olan insanlar için öylesine ıstırap doludur ki, kendilerini assalar daha iyi ederler.’ “

Kitap hakkında yazacak o kadar çok şey var ki buraya yazmakla bitiremem. Sizlere tavsiyem bu kitabı alın ve hemen okumaya başlayın. Ne demek istediğimi kitabın çeyreği bitmeden anlayacaksınız.

İyi okumalar.

Kitap adı: Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski
Orijinal adı: Drei Meister
Yazar: Stefan Zweig
Çeviri: Nafer Ermiş
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları Modern Klasikler Dizisi
Sayfa: 228
Baskı: 2015
Tür: Biyografi

uc-buyuk-usta-stefan-zweig-2

Metin Yılmaz
metin@metinyilmaz.com.tr

İzmir doğumlu. Web geliştirme uzmanı olarak çalışır. Seyahat etmeyi sever. Okumayı sever. İstanbul'da yaşar, Ege'yi özler.

Yorum yok

Yorum yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Send this to a friend